Geçtiğimiz ay düzenlediğimiz LGBT temalı kısa film etkinliğimizin
ardından bu temayı özel dosyalarımıza taşıyarak ikinci bir adım atmak
istedik. Nitekim sinema tarihindeki eşcinsel ve transseksüel
karakterleri anımsamak adına son dönemin en çok beğenilen yapımlarından La vie d’Adele
gibi ikinci bir neden daha vardı önümüzde. LGBT odaklı filmleriyle öne
çıkan Pedro Almodovar, Gus Van Sant, Rainer Werner Fassbinder, Ferzan
Özpetek ve Xavier Dolan gibi yönetmenlerin filmleri başucu kaynağımız
oldu haliyle.
Her zamanki gibi her yönetmenin filmografisinden yalnızca bir filmi
dosyaya dahil ettiğimiz çalışmanın LGBT temasının dikkate değer
örneklerini bir araya getirdiğini umuyor, keyifli okumalar diliyoruz.
A Single Man (Tom Ford, 2009)
Toplumsal korkuların duvarları aşılmaz tabular yarattığını ve bu duvarların arasında sıkışan bireylerin hüznünü yansıtan A Single Man, moda dünyasının tanınan ismi Tom Ford tarafından hayata geçirilmiş bir film.
Bir akademisyen olan George, kaybettiği sevgilisi Jim’in acısıyla
depresyona girmiştir. Fakat tuttuğu yas, sadece kişisel bir yas
değildir, aynı zamanda 1960’ların Los Angeles’ında iki erkeğin birbirine
âşık olmasını engelleyen, imkansız kılan bir toplumun da yasıdır.
George her sabah aynaya bakar ve “Hadi şu günden kurtul gitsin!” der.
Sürekli kendisini teğet geçen aşkı ve onun erişilmezliğini hissettikçe
daha da kahrolur.
Tom Ford, moda dünyasında olduğu gibi A Single Man’de de
hayli ‘şık’ bir yapıma imza atıyor. Işık, renk skalası, seçilen
kostümler, 60’ları yansıtan onca detay, oyunculukların yönetimi…
Kısacası her ayrıntı hüzünlü bir şiiri oluşturan nüvelere dönüşüyor.
İçinde birçok unutulmaz an barından film, lgbt temasını daha önce eşi
benzeri görülmemiş bir özen ve derinlikle yansıtarak saygıyı ve
izlenmeyi hak ediyor.
Ausente (Absent, Marco Berger, 2011)
Çektiği filmlerle hatırı sayılır bir kitlenin takip ettiği
yönetmenler arasında giren Arjantinli Marco Berger, birbirine
yakınlaşmaya çalışırken duygular ve korkular arasında bocalayan iki
erkeği konu ediniyor bu filminde. Hastalanan öğrencisini kalacak yeri
olmadığı için kendi evinde misafir eden bir yüzme hocasının yaşadığı
duygusal gerilim filmin kilit noktasını oluşturuyor.
Diğer filmlerinden farklı olarak korku duygusunu öne çıkarmayı tercih
eden Berger’in, özellikle kara filmlere öykündüğü gözleniyor. Müzik ve
kamera kullanımından faydalanarak sıradan sayılabilecek bir aşk
hikayesini, başka bir janrın kalıplarında yapı bozumuna uğratan
yönetmenin, karakterlerinin toplumsal normlardan duydukları korkuyu bir
korku unsuru olarak kimlikleştirmesi oldukça çarpıcı bir detay.
Hatırlanacağı üzere film 2011 yılında Berlin Film Festivali’nde LGBT
sineması örneklerine verilen Teddy ödülünü kazanmıştı.
Boys Don’t Cry (Kimberly Peirce, 1999)
Kendisini asla bir kız olarak tanımlamayan Teena Brandon,
dışlanmaktan kaçar, Falls City’ye gelir, yeni bir arkadaş grubuna girer,
âşık olur. Sevgilisi o gruptan John’un hala sevdiği “ex”idir. John
sabıkalıdır, sinirlidir. Brandon Teena’nın da aslında Teena Brandon
olduğunu öğrenir…
Boys Don’t Cry, ana akım ABD filmlerinin pek azı Amerikan
taşrasının haşin ve acımasız yüzünü gözler önüne serer. Onca maskülen
kahramanlık hikayesi, canavarlar, robotlar, özel efekt dolu kurgular
arasında cinsiyetçi, şiddet yanlısı, ezici ABD kırsalı filmleri,
“Dünyaya sürekli yalan söyleyemeyiz” der gibidir. ABD dış politikalarına
herkes az çok hakimdir. Fakat bağrının ta içini, oradaki özgürleşme ve
varoluş mücadelesini çok görme şansımız yoktur. Tesadüf müdür bilinmez,
Charlize Theron, Halle Berry ya da Hillary Swank, hep buna ayna tutan
filmlerde canlandırdıkları rollerle akademi ödülünü almışlardır.
Swank ve Oscar daha çok “Million Dollar Baby” ile bilinir
ama aldığı ilk akademi ödülü “Boys Don’t Cry” daki Brandon Teena rolüne
dair. Gerçek bir hikayeyi, gerçeğine olabildiğince sadık kalarak anlatan
film, bir ‘bağımsız film’ olarak anılmakla birlikte başrollerinde
Hillary Swan’ın yanı sıra Chloe Sevigny gibi popüler oyuncuların da
olduğu, Oscar yarışında “En iyi kadın oyuncu” klasmanında yer almış bir
yapıt.
Brokeback Mountain (Ang Lee, 2005)
1963 yazında iki kovboy çobanlık yapmak için dağa çıkar. Kovboyların
dostluklarının başlangıcı gergin ve tatsız olsa da zamanla aralarında
ummadıkları bir aşk başlar ve on yıllara yayılır…
Çin sinemasının önde gelen isimlerinden Ang Lee’nin yönettiği Brokeback Mountain,
gösterime girdiğinde dikkatleri üzerine çekmişti. Bunun sebebi büyük
bütçeli cesur bir lgbt filmi olması değildi sadece şüphesiz. Ang Lee’nin
konuyu tıpkı bir vakitler Denis Hooper’ın Easy Rider’da ele
aldığı gibi Amerikan kırsalındaki ötekileşme, tabu dışına taşma
temalarını andıran bir stille öyküyü işlemesi de filmin gördüğü ilgiyi
besleyen bir faktördü. Öte yandan sinemanın ilk keşfedildiği günden beri
Amerikan ve dünya kamuoyunda mitleşen ‘kovboy’ imgesinin bir eşcinsel
olmasını da dikkate almak gerek. Malum, ‘kovboy’ figürü ataerkil bir
düşüncenin, güçlü ve yenilmez erkeğin göstergelerinden biri olarak kabul
edilirken Brokeback Mountain, bu kalıbı ters yüz ederek iki kovboyun birbirine aşık olması ekseninde işliyor öyküsünü.
Güzel bir aşk yaşandıktan sonra kovboyların kendi yollarına gitmesi,
heteroseksüel bir kimlikle kendi hayatlarını kurması ve sürekli
birbirlerine erişememenin, toplumun çizdiği keskin sınırları aşamamanın
acısını tadıyorlar. Merhum Heath Ledger’ın, Joker rolüyle birlikte en
iyi performansını sergilediği ve elbette Jake Gyllenhaal’ın da altta
kalmadan ona eşlik ettiği film, gerek yapıbozucu hikayesiyle, gerekse
Ang Lee’nin yönetmenlikteki stil sahibi maharetiyle 2005 senesinin
kalbur üstü filmlerinden olmuştu.
Gece, Melek ve Bizim Çocuklar (Atıf Yılmaz, 1993)
Başrollerinde o dönemin belki de en yetenekli iki gencini barındıran
film bizim hatırladığımızdan ya da hatırlamak istediğimizden başka,
karamsar ve kirli bir 90’lar atmosferi barındırır. Hayat kadınlarının,
transseksüellerin ve daha nicesinin kol gezindiği Beyoğlu’nun arka
sokaklarında geçen filmde, birbirine hem çok benzeyen hem de hiç
benzemeyen dört insanın tesadüfler sonucunda bir araya gelişleri ve
mutsuzluklarla örülen yaşamlarına tutunma çabaları anlatılır.
Atıf Yılmaz’ın son yapımları arasında olan Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’ın
senaristliğini Yıldırım Türker, sanat yönetmenliğini ise Mete Özgencil
üstlenmiştir. Yönetmenin duyarlı bakışının, hüznü başka bir dünyada
yorumlayan bu iki sanatçıyla bir araya gelişi gerçekten görülmeye
değerdir. Melek rolünde izlediğimiz Deniz Türkali’nin müthiş performansı
da en az filmin kendisi kadar gerçekçi, cesur ve değerlidir. Yeraltı
edebiyatına mensup, kıyıda kalmış karanlık bir aşk şiiri gibidir bu
film.
Kinsey (Bill Condon, 2004)
ABD’li biyoloji profesörü Alfred Kinsey’in cinsellik üzerine yaptığı
çalışmalar süresince elde ettiği başarılar ve karşılaştığı zorluklar
konu edinilir. Flasbackler eşliğinde ilerleyen filmde, Profesör
Kinsey’in muhafazakar babası ile çocukluk ve ilk gençlik yıllarındaki
ilişkisi ve bu ilişkinin Kinsey’in karakteri ve seçimleri üzerindeki
etkileri anlatılır. Bir iktidar ilişkisi olarak ahlak bekçiliğine
soyunan baba figürü, toplumun cinselliğe dair ikiyüzlü bakış açısını
simgeler.
Erkeklere karşı cinsel dürtüler beslediği gençlik yıllarında ortaya
çıksa da kendini dizginleyen Kinsey mutlu bir evlilik yapar ve üç çocuğu
olur. Ancak bir gece erkek öğrencisi ile yaşadıkları kendine dahi
itiraf edemediği gerçeği ortaya çıkartır. Kinsey bu durumu bilim ile
doğrulamaya çalışsa da filmin genelinde, cinselliğin yalnızca bilim ile
açıklanamayacak katman ve derinlikte olduğuna ve duyguları göz ardı
etmememiz gerektiğine dair dipten bir düşünce akar. Cinselliğimizin
doğamızdan kaynaklandığını ve bize ait olduğunu hissetsek de
cinselliğin, toplumsal kurallar ağı ile sürekli yeniden kurulduğu ve
denetim altında tutulduğu fikrine öne çıkaran Kinsey’in savunduğu bu
fikirler, o dönem için oldukça radikal ve cinsel devrim için ilham
vericidir.
Kiss of the Spider Woman (Hector Babenco,1985)
1985 yılında Brezilyalı yönetmen Hector Babenco tarafından çekilmiş
olan bu film, Arjantin’in önemli yazarlarından Manuel Puig’in aynı adlı
romanından uyarlanmıştır.
Hem yetmişli yıllarda Güney Amerika’da yaşanan faşizme dair, hem de
faşizm kavramının bildiğimiz ve zaman zaman da fark edemediğimiz tüm
çehrelerine dair çarpıcı bir hikâye anlatan Kiss of the Spider Woman‘de
kahramanlarımız, sekiz on metrekarelik bir hapishane hücresinde
birlikte olmak ve birbirlerini tanımak zorunda kalan Marksist devrimci
Valentin ile eşcinsel Molina’dır.
Molina’nın masallar anlatan bir kraliçeye benzemesi, Valentin’in
eşitlikten yana bir devrimci olmasına rağmen ona karşı beslediği
önyargı, Molina’nın tüm kalbiye Valentin’in yanında durarak ona tüm
beter anlarda destek çıkması ve giderek Valentin’in önyargılarının yerle
bir oluşuyla aralarında tanımlanması zor bir bağ kurulması müthiş bir
dokunaklılığa sahiptir.
Aşkı, dostluğu, yol arkadaşlığını, hürriyete duyulan özlemi bir de
Valentin ve Molina’nın gözünden görmek, muhakkâk ki bir zenginleşme
biçimidir.
La mala educacion (Bad Education, Pedro Almodovar, 2004)
Filmlerinde eşcinsel ve transseksüel karakterlere sıkça yer veren
Almodovar’ın filmografisinde hüzünlü ve karanlık tonuyla ayrışan La Mala Educacion,
disiplinli bir din okulunda eğitim görürken cinselliği ve aşkı keşfeden
iki erkek çocuğunun yıllar sonra bir araya gelmesiyle yapar açılışını.
Sonrasında flashback’ler ve ara hikayeler aracılığıyla karmaşık bir
yapıya bürünen film kendini ifşa ettikçe izleyiciyi şaşırtıcı bir
dramatik yapıyla karşılaştırır.
Hikayesinin dinamiklerini ve suçlu masum rollerini devamlı olarak
değiştiren yönetmen bu komplike kurguyu her nasılsa takip etmesi ve
anlaması son derece kolay bir şekilde sunuyor. Yer yer izleyiciyi ikna
etmesi güç dolambaçlardan dönen filmi düzlüğü çıkaran, mutlu sona
bağlanmasını beklediğimiz her kırılma anının hayal kırıklığıyla son
bulmasıyla mümkün oluyor. Filmin ulaştığı sahicilik duygusunun sırrı da
yine bu hayal kırıklıklarında yatıyor.
Le Fate Ignoranti (Cahil Periler, Ferzan Özpetek, 2001)
Yaktım gemilerimi dönüş yok artık geri / Tak etti canıma bu maskeli balo / Bu maskeli balo ve onların sahte yüzleri
Murathan Mungan’ın dizeleri zamansız ve mekansız. Dünya durdukça her
toplumda, her dönemde güvenli ve konforlu yaşamını başarıyla sürdürürken
ikinci bir hayata sahip evli adamlar olacak. Hatta ilkinde mutlu da
olsa bu gizli yaşamında maskesiz, bir nebze daha rahat, belki de daha
bir kendisi olacak.
Fakat bu iki paralel evrenin birbirine şahit olma olasılığı ne? Boyutlar arasında geçiş ne kadar sık yaşanır?
Bazen bir tesadüf olur. Le Fate Ignoranti’de olduğu gibi
koca ölüverir mesela. “Önce resimleri duvardan kaldırdım” derken, resmin
arkasında bir not görür üzgün Antonia, peşine düşer. Bambaşka bir
hayatı fark etmekle kalmaz, buna doğru bir yolculuk da yapabilir.
Mümkün. Birçok çevre tarafından “tuhaf yaşam formları” gibi yorumlanan
insanlar arasındaki sevgiye ve dayanışmaya da şahit olabilir, ölmüş
kocasıyla kurduğu düzen kapının ardını gördükten sonra kendisine çok
anlamsız gibi görünebilir.
Ferzan Özpetek biraz da kendisini anlatıyor Le Fate Ignoranti’de.
Arkadaşlarıyla birlikte sürdürdüğü apartman yaşantısı, bereketli bir
masa etrafında keyif dolu sohbetler, vazgeçilmezi Serra Yılmaz, en
mahreminden ölüm korkusuna kadar Le Fate Ignoranti’de Ferzan Özpetek’ten fazlasıyla var. Aslolanın korkular ya da kurulu düzenler değil, her daim sevgi olduğu mesajı da.
Les Amour Imaginaires (Heartbeats, Xavier Dolan, 2010)
Hayatımıza pek çok insan girer ve çıkar. Bunların arasında öyleleri
vardır ki geldiği an zamanı yavaşlatır, bütün koşturmacamızı siler,
döner ve ona kilitleniriz. Merak uyandırır, her şeyini bilmek isteriz.
Sonra ilgimiz duygulara dönüşür. Yaşadığımız her dakikaya o duygular
karışır. Zamanımızın da içine sızar ve suya atılan taşın halkaları gibi
içimizde büyümeye başlar. O kadar büyür ki başka kimseye, hiçbir şeye
yer kalmaz. Araya girenlereyse tepkimiz sert olur, isterse en yakınımız
olsun. Onun ilgisini kimseyle paylaşamayız. Konuştuğu her kelimeyi on
katıyla bedenimizde hissederiz. Yaşattıkları bizi delirtmesin diye ya
daha çok içeriz sigarayı ya da tırnaklarımızı yeriz.
Sevmenin de ötesinde bir tutkuyla bağlanırız ona. Öyle bir dans eder
ki önümüzde, “o ne danstır öyle*”, darmadağın oluruz. Öpüşmek, sevişmek
de değildir derdimiz. Çünkü o hayatımızda çok daha büyük bir boşluğu
doldurur: Duygusal boşluğu. Ancak ona yüklediğimiz anlam o kadar
yoğundur ki bunu kaldıramaz ve her şey tepetaklak olur. Zaten o hiçbir
zaman “öyle” demek istememiştir. Çünkü hiçbir zaman “öyle” bir insan
olmamıştır. Ve asla “yalnızca bizi” sevmemiştir. Hazmetmemizin güç
olduğu zamanları atlattıktan sonra “şimdi ne olacak?” diye beklerken
acaba daha mı dikkatliyizdir yoksa yeni hatalara kendimizi hazırlar
mıyız sanki her şey hayalden ibaretmişçesine? Bir göz kırpmaya bakar
cevabı.
*Filmin “şimşekli” dans sahnesinde çalan The Knife’ın ‘Pass This On’ şarkısının sözlerinden bir kısım)
Milk (Gus Van Sant, 2008)
Amerika’nın eşcinsel olduğunu saklamadan bir devlet kadrosunda üst
düzey yöneticiliğe seçilen ilk politikacısı olan Harvey Milk’in gerçek
yaşam öyküsüne dayanan Milk son yılların en başarılı biyografik çalışmalarından biri olarak haklı bir üne sahip.
Eşcinsel yaşamları yok sayan ve baskı altında tutan 70’ler
Amerikası’nda haklarını savunmak bir tarafa dile getirmekten yoksun
insanların öncülüğünü yapan Harvey Milk’in hukukla ve toplumla verdiği
mücadelenin hikayesi, eşcinsel haklarının bugünkü küresel durumu da göz
önüne alındığında fazlasıyla kıymetli. Bu bakımdan sinemanın “bir hikaye
anlatma” amacının bu filmde, önyargıların kolaycı musallat
olduğu farklı yaşam şekillerinin doğru ifade edilebilmesi açısından
misyoner bir özellik kazandığını söylemek mümkün.
Gösterime girdiği yıl birçok önemli ödül elde eden film, En İyi Özgün
Senaryo dalında yazarı Dustin Lance Black’e, En İyi Erkek Oyuncu
kategorisinde ise Harvey Milk’i canlandıran Sean Penn’e ödül getirmişti.
Querelle (Rainer Werner Fassbinder, 1982)
Jean Genet’in romanından uyarlanan Querelle, eşcinsel bir
adamın barda başlayan tuhaf ilişkisini anlatır. Fakat yönetmen
koltuğunda eğer Rainer Werner Fassbinder oturuyorsa acının, göz yaşının
ve sürreal dilin varlığı kaçınılmaz oluyor.
Fassbinder, izleyiciyi gerçeklikten uzaklaştırıp formalist dille
tasarladığı mekanlarda sürreal bir atmosfer yaratıyor. Fetişizmin ve
tutkunun şiddetle örtüştüğü, aşkın bir yıkım olduğu filmde, eşcinsellik
aynı zamanda farklı bir izlek olarak da vücut buluyor. Fassbinder’ın son
filmi olan ve kendisi öldükten sonra vizyona giren Querelle, set
tasarımlarındaki semboller, neon ışık kullanımları ve fetiş kostümlerle
bir zihnin bilinçaltında gezinen ayrıksı bir yapım.
Filmin esas gücü ise merkezindeki ironiden kaynaklanıyor, dogmatik
normlara bağlı toplumların gözündeki eşcinsellik kimliğini, eşcinsel
bireylerin dünyasını absürdleştirerek bir nevi kara mizah yapıyor.
Hikayeyi de Freud’un sözlüğünden ilerletip her neseneyi, her şeyi
erkeklerin dünyasındaki cinsel etkileşim fikrine dayandırıyor.
Sanırım Querelle için kült bir film demek abartı olmaz.
The Rocky Horror Picture Show (Jim Sherman, 1975)
1975 yılında, Jim Sharman’ın yaptığı tatlılı ekşili, mavrası bol,
gezegenlerüstü bir rock müzikali olan bu film, yağmurlu bir gecede
yanlış yola sapan ve yardım istemek için en yakındaki şatoya gitmeye
mecbur kalan çiftimiz Janet ve Brad’in başına gelenleri anlatıyor. Janet
ve Brad, hiç bir aşırılığı olmayan, klâsik, beyaz, mutaasıp bir
çifttir. Henüz nişanlanmayan ikili, normal hayatlarını, onlara biçilen
toplumsal rollerle geçirmektedirler. Oysa yardım istemek üzere
girdikleri şato, Transilvanya Gezegeni’nin harikulâde maestrosu, billur
travesti Dr. Frank N Furter’in şatosudur ve tam da o gece kendi icâdı,
ev yapımı aşk makinası Rocky Horror’u canlandırıp konuklarına
tanıştıracağı gecedir.
Janet ve Brad, bu zamana dek ezber ettikleri her şeyin deforme
olacağı o meşum gecede, önce kıyafetlerinden ve sonra giderek tüm ahlaki
takıntılarından kurtulacaklardır.
The Rocky Horror Picture Show, tüm sevimliliği ve
seksiliğiyle bütün bir normalliğe laf sokuyor gece boyu. Dansları,
şarkıları, kostümleri, efsane performansları ve kalın dudaklı bir
çuvaldıza benzemesi nedeniyle “Öteki İşler”in baştacı olanları arasında
yaklaşık kırk senedir ısrarla sayılıyor ve elbet sayılmaya devam edecek.
Ahlaksızca, çok eğlenin!
Tomboy (Celine Sciamma, 2011)
Renklerinin yumuşaklığı ve göz okşayıcılığı ile, hikayesinin naifliği
ile, izleyiciye verdiği tuhaf, buruk ve aynı zamanda güzel hiselerle Tomboy bir gökkuşağı filmi.
Yeni bir semte taşınan Mikhael, yeni arkadaşlıklar, yeni çevreler
edinmeye başlar. Kendisinden hoşlanan bir kıza karşılık bile verir. Ne
var ki Mikhael’in bir sırrı vardır ve hem ailesi, hem de çevresi
tarafından keşfedilmemesi için elinden geleni yapar.
Fransız yönetmen Celine Sciamma, altından kalkması zor bir projeyi
alnının akıyla tamamlıyor. Film nispeten düşük bir bütçeyle,
oyuncularıyla ve sade diliyle oldukça mütevazı. Fakat zorluk da burada
yatıyor. Oyuncu kadrosunun çoğuluğunu oluşturan çocukların yönetimi,
inandırıcılığı ve dengeli bir seyir izlemesi gerçekten çok zor bir iş ve
Sciamma bunu başarmış. Özellikle Mikhael’i canlandıran Zoe Heran’ın
yeteneği göz ardı edilecek gibi değil.
Küçük bir çocuğun kimlik ve cinsiyet karmaşasını oldukça gerçekçi bir dille anlatan Tomboy,
beylik laflar söylemekten, genel geçer yargılara varmaktan, kıssadan
hisse’ci bir tavır sergilemekten itina ile kaçınıyor. Sonuçta da göz
dolduran bir cinsel kimlik çatışmasını yalın ve derin bir şekilde
görsele taşıyarak takdiri hakediyor.
Transamerika (Ducan Tucker, 2005)
Amerika Psikiyatri Birliği, cinsiyet değiştirmek isteyen insanları
davranış bozukluğuna sahip ve cinsiyet uyumsuzluğu olan hastalar olarak
damgalamaktadır. Öyle ki bir insanın kendini nasıl hissettiği
önemsenmeden, resmi olarak cinsiyet değişimi operasyonu ancak bu
birliğin onayı ile mümkündür. Bree bu onayı alabilmek için çok mücadele
eder ve sonunda resmi olarak ameliyat olmayı “hak eder”. Ancak aynı gün
New York hapishanesinden gelen telefonla hayatı hiç beklemediği şekilde
değişir. Bree’nin yıllardır varlığından haberdar olmadığı bir oğlu
ortaya çıkar. Oğlunun ise babasının artık transeksüel olduğundan haberi
yoktur. Bundan böyle bu iki insanın yolları kesişecek ve birbirlerini
tanımaya başlamaları ile küçük sırları su yüzüne çıkacaktır.
İnsan hayatta her şeyden önce kendini yaşama cesaretini
göstermelidir, ancak bu her zaman o kadar kolay değildir. Kendini yaşama
cesareti yolundaki bu süreçte, gündelik hayatın en sıradan alanındaki
zorlu mücadeleden, bedelini canınla ödemeye kadar uzanan geniş bir
yelpazede sonuçlar doğabilir. İşte bu filmde de bir transseksüelin kadın
olma yolunda verdiği mücadele anlatılsa da filmin ana teması, ancak
kendini yaşama cesaretini gösteren insanların kendi hikayesinin
kahramanı olabileceği ve bunun her şeye değeceğidir.
Cannes, Berlin, Tribeca gibi birçok uluslararası film festivalinden
ödülle dönen 2005 yapımı filmin en dikkat çeken yanı, Altın Küre de
dahil olmak üzere bir çok yerde en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanan
Felicity Huffman’ın olağanüstü oyunculuğu. Özellikle filmin sonlarına
doğru, hep hayal ettiği şeyi başardığında oluşan bir boşluk hissi ile
ağlama sahnesi, filmin en gerçekçi ve etkileyici sahnelerinden biri
olarak hafızalardan çıkmayacak türden.
Weekend (Andrew Haigh, 2011)
2011 yılında, Andrew Haigh tarafından çekilen Weekend,
İngiltere’nin yüz akı olan bağımsız filmlerden. Weekend, Queer
Sineması’nın yıllar içinde dönüştüğü biçimin giderek daha verimli ve
klişelerden paçayı kurtarmış olduğunun hâlâ taze olan bir delili adeta.
Statik bir şehirde, kendisine biçilen statik bir hayatın içinde olan
Russell, bu durumla barışık yaşamaya kendini alıştırmış, heteroseksüel
arkadaşlarının yanında bir şekilde var olmaya çalışan ve bu konuda en
yakın arkadaşı Jamie’den büyük destek gören bir eşcinseldir. Bir gece,
bir barda tanışıp beraber olduğu Glen’in hayatına girmesi, başlarda
göründüğü gibi öylesine bir tek gecelik ilişki olarak kalmayacaktır.
Hepi topu bir kaç günlük olan bu ilişkide, Glen’le Russell’ın yalnızca
birbirlerini tatmin etmelerine, müthiş bir enerjiyle sevişmelerine
değil, uzun sohbetlerine, birbirlerini yavaş yavaş tanımalarına, dünyada
varlık göstermeye dair düşüncelerine de tanıklık ederiz.
Uzun tek plânlarıyla, tartıştığı meselelerle, kusursuz aktörleriyle kaçırılmayacak cinsten bir film Weekend.
Yalnız hissedişlerin hangi kılıkta, hangi taşın altından çıkacağı
muallak. Etrafımız mayın tarlası gibi. Ama insan, illâ da bir mayına
çarpacak değil ya! Hem, vaktimiz dar olsa da.