17 Aralık 2014 Çarşamba

Gökkuşağı filmleri 2;

1) Ontem (2010)
2) İ hate Tommy Finch(2012)
3) To here knows when (2015 'yakın zamanda yayınlanacak')
4) Ashley (2013)
5) A perfect ending (2012)
6) Submerge (2013)
7) Lost and delirious (2001)

Bir psikoterapist veya danışman olarak "iyileştirici terapi"/ "onarım terapisi" uygulama ve yöntemlerini savunmak ve bunların propagandasını yapmak, sadece bilimsel olmamakla kalmayıp aynı zamanda etik de değildir.


Son zamanlarda Onarım Terapisi (İngilizcesi: Reperative Therapy) adıyla anılan bir yönteme rastlanmaktadır. Bu internet sayfalarında bazı insanlar cinsel yönelimin/kimliğin onarım terapi vasıtasıyla değiştirilebileceğine inanmaktadırlar. 21’inci yüzyılda bile hala daha eşcinselliğin iyileştirilebilecek bir hastalık olduğuna inanan insanlar bulunduğunu görüyoruz. Bu insanlar tüm insanların heteroseksüel olduğuna ve heteroseksüel olan insanların psikolojik bozukluklar (psişik hastalıklar) nedeniyle homoseksüel olduklarına inanıyorlar. Bu kişiler, “hasta” olan eşcinsel insanlara İyileştirici Terapi ya da Onarım Terapisi olarak anılan bir terapi uygulamaları gerektiğini ve bu sayede eşcinselliğin giderileceğini ve onları tekrar “sağlıklarına” kavuşturacaklarını, iddia ediyorlar. Böyle bir teşebbüsün “Terapi” tabiri ile isimlendirilmesi bir yanlış anlamanın neticesidir. Zira burada kullanılan yöntemlerin hiçbiri, bir hastalığın iyileştirilmesi veya tedavi edilmesine yönelik bilimsel olarak kabul görmüş yöntemler arasında yer almamaktadır ve diğer konuların yanı sıra eşcinsellik zaten bir hastalık değildir. İnsanı hasta eden maruz kalınan yasaklar, suçlamalar, aşağılamalar ve ayrımcılıktır. Daha önceden depresyon vb. gibi semptomlarla Terapistlere başvuran eşcinseller; elektroşoklar, beyin ameliyatları, hormonlar veya yıllar süren psikoterapiler ile heteroseksüel olmaları için tedavi edilmeye çalışılmıştır. Ancak tüm bu çalışmalar her zaman “Hastaların” tedavisinde başarısızlık ve “Terapistlerin” ekonomik durumlarının tahsil ettikleri yüksek vizite ücretleri ile daha da iyileşmesi ile sonuçlanmıştır. Bu “Tedavilerin” hepsi başarısız olmuştur. Çünkü bu tür rahatsızlıkların (depresyon vb.) gerçek nedeninin, gey veya lezbiyen olmakla hiçbir ilişkisi yoktur. Bu neden, toplumun eşcinselliği aşağılayan ve bu insanların sadece sonuçta tedavi edilmesi gerektiğine inanan hastalar olduğu yönündeki değerlendirmesinde yatmaktadır. Hiçbir yerde eşcinselliğin depresyona veya diğer bir başka ruhsal rahatsızlığa neden olduğu yazmamaktadır. Heteroseksüellik de buna neden olmaz.
Size onarım terapisi olarak anılan bu sözde uygulama hakkında bilgi vermek istiyorum.

Sözde iyileştirici terapi (aynı zamanda, dönüştürme terapisi) olarak da anılan bu uygulama, ex-gey hareketlerinin tedavi edilmesine yönelik psikoterapik temeller ve faaliyetler dikkate alınarak uygulanan tedavi işlemidir. Amaç: Eşcinselliğe yönelik cinsel eğilimlerin, heteroseksüellik yönelik yönünde değiştirilmesidir. Avrupalı ve Amerikan Psikoterapist Meslek Organizasyonları iyileştirici tedavileri kabul etmemektedir; çünkü bu tedavi uygulamalarında eşcinsellik yanlış şekilde bir fonksiyon bozukluğu olarak gösterilmekte ve eşcinselliğin değiştirilmeden geçmeyeceği görüşü savunulmaktadır. Alman Federal Hükümeti´nin bu konudaki açıklaması şudur: “Bu terapilerin uygulandığı çok sayıda insanda olumsuz ve zararlı etkiler görülmüştür."

“Federal Hükümet, eşcinselliğin ne bir terapi gerektiren bir durum olduğu, ne de bir terapi ile değiştirilebileceği görüşündedir. Eşcinsellik, 20 yılı aşkın bir süredir psikiyatri, psikoterapi ve psikoloji alanındaki bilim adamların büyük çoğunluğu tarafından bir hastalık veya rahatsızlık olarak görülmemektedir. Bu nedenle eşcinsellik ,1974 yılında Amerikan Psikiyatr Birliği (APA) tarafından Hastalık Teşhis Sınıflandırma sistemleri olan “Psişik Bozuklukların Tanı Teşhis ve İstatistik Kılavuzundan” (DSM) ve 1992 yılında da Dünya Sağlık Organizasyonunun Tanı Teşhis Kataloğundan (Hastalıklara İlişkin Uluslararası Sınıflandırma, ICD) çıkarılmıştır. Psikiyatrik ve psikoterapik ihtisas alanında, geçmişte yaygın olarak eşcinselliğin psikoseksüel gelişim bozukluğu probleminin belirleyici bir patolojisi olduğu görüşünün deneysel veriler vasıtasıyla desteklenmemesi nedeniyle, o zamanda bu yana durum yeniden düzenlenmiştir. Özelikle 60’lı ve 70’li yıllarda homoseksüel cinsel davranışların veya eşcinsel eğilimlerin değiştirilmesini hedefleyen ve “Geri Dönüştürme” veya “İyileştirme” veya “Onarım terapileri" olarak anılan pek çok sözde uygulama halka sunulmuştur. Oysa ki bu yanlış uygumaları günümüz bilim dünyası kabul etmemektedir. Bunun temeli, bu terapileri gören çok sayıda kişide olumsuz ve zararlı etkilerin (örneğin sonu intihara kadar varabilen korkular, sosyal tecrit ve depresyonlar) ortaya çıkması ve vaat edilen “İyileşme” beklentilerinin hüsranla sonuçlanması dolayısıyla yürütülen yeni bilimsel araştırmaların sonuçlarına dayanmaktadır. Bu tip Dönüştürme Terapileri olarak anılan sözde uygulamalar, organizasyonlar veya gruplar vasıtasıyla sunulduğunda ve talip olunduğunda, genellikle burada deneysel ve bilimsel dayanakları bulunmayan dini veya ideolojik motifler rol oynamaktadır”.
Onarım terapisi Joseph Nicolosi tarafından kullanılmakta ve yayılmaktadır. Peki, bu Joseph Nicolosi kimdir?

Joseph Nicolosi Amerikalı bir psikologtur ve Amerika‘da Ulusal Eşcinsellik Araştırma ve Terapi Cemiyeti adı altında bir dernek kurmuştur. Dernek, eşcinselliği değiştirilebilir bir eğilim olarak görmektedir. Onarım terapi temsilcileri, eşcinselliğe önemli ölçüde genetik kaynaklı ve doğuştan gelen bir özellik olarak değil, aksine eşcinselliğin çocukluk ve gençlik döneminde yaşanmış farklı ve karmaşık hayat tecrübeleri ile mizaç özeliklerinin bir kombinasyonu olduğu perspektifinden bakmaktadır. Bu kapsamda eşcinselliği psişik bir hastalık olarak görmektedirler. Ancak Joseph Nicolosi ve derneği bugüne kadar kendi hipotezlerine yönelik hiçbir bilimsel kanıt gösterememiştir.
Onarım Terapisi, Amerika Birleşik Devletlerindeki 10 adet ihtisas birliği tarafından şiddetle eleştirilmiştir.
Bu birlikler şunlardır:
  • Amerikan Pediatri Akademisi (American Academy of Pediatrics),
  • Amerikan Danışmanlık Birliği (American Counseling Association),
  • Amerikan Okul Yöneticileri Birliği (American Association of School Administrators),
  • Amerikan Öğretmenler Federasyonu (American Federation of Teachers),
  • Amerikan Psikoloji Birliği (American Psychological Association),
  • Amerikan Okul Sağlığı Birliği (American School Health Association),
  • İnançlar Arası İttifakı Vakfı (Interfaith Alliance Foundation),
  • Ulusal Okul Psikologları Birliği (National Association of School Psychologists),
  • Ulusal Sosyal Hizmet Uzmanları Birliği (National Association of Social Workers) ve
  • Ulusal Eğitim Birliği (National Education Association).

Bu eleştirileri yönelten kurumlar arasından sağlık ve ruh sağlığı uzmanlık alanlarındakiler, eşcinselliğin bir psişik/ruhsal bozukluk veya yetişmekte olan bazı gençlerde veya herhangi bir kişide eşcinsel isteklerin ortaya çıkmasını anormal bir durum veya ruhsal bir rahatsızlık olduğuna yönelik fikri, geçersiz, dayanaksız ve mesnetsiz bulmaktadır. Bu sözde terapileri yardım arayanlar için faydasız ve tehlikeli bulmaktadırlar. (Bu kapsamda bakınız: Amerikan Psikoloji Birliği )
  • Birleşik Devletler Sağlık Dairesi Başkalığı (Surgeon General of the United States)
  • Amerikan Tıp Birliği (American Medical Association),
  • Amerikan Psikoloji Birliği (American Psychological Association),
  • Amerikan Psikiyatri Birliği (American Psychiatric Association),
  • Amerikan Danışmanlık Birliği (American Counseling Association) ve
  • Amerikan Ruh Sağlığı Birliği (Mental Health America) gibi ihtisas birlikleri oybirliğiyle, Onarım Terapi Uygulamasına karşı olduklarını ve verebileceği muhtemel zararları açıklamışlardır.
  • Şu anda, cinsel yönelimin değiştirilebilmesini sağlayacak hiçbir faydalı terapi yöntemi bilinmemektedir. Amerikan Psikoloji Birliği´nin (American Psychological Association) Yönetim kurulu Başkanı olan Psikoterapist Douglas Haldeman, Onarım terapi olarak adlandırılan bu uygulamaları “Sahte Bilim” olarak adlandırmaktadır. (Bu kapsamda bakınız: http://www.iglss.org/media/files/Angles_41.pdf).
Ciddi bilim adamları ve uzman terapi birlikleri, eşcinselliğin her hangi bir hastalık olmadığı ve hiçbir şekilde terapi gerektirmediği konusunda hemfikirdir. Temel cinsel yönelimin erken dönemde belirlendiğini ve bunun kasıtlı ve bilinçli olarak değiştirilemeyeceğini açıklamışlardır. Ancak bu sözde “Terapilerde” eğer çok fazla baskı uygulanırsa, belki cinsel davranış sadece geçici bir süre için değiştirilebilir; fakat bu kişilerin uyguladıkları “Terapilerin” ağır zararlar verebileceği unutulmamalıdır.
Basel Üniversitesi Klinik Psikoloji alanında profesör olarak görev yapan Prof. Dr. Udo Rauchfleisch bir yazısında şöyle demektedir:
“Cinsel davranış değişikliği genellikle ağır depresyonlar, merkezi özgüven problemleri ve derin çaresizlikle beraber ortaya çıkmaktadır ve bu da, bunlara maruz kalan kişilerin intihara kadar sürüklenmesine neden olabilmektedir. Bir yandan dış dünya ile yaşanan anlaşmazlıklar, diğer yandan kendi içerisinde yaşadıkları ruhsal baskı ve kendi cinsel yönelimine ters bir hayat yaşama duygusu, bu insanların yaşamlarını parçalamaktadır. Bu sözde terapi veya ruhsal yardım müdahaleleriyle bu insanlara açık ve net olarak zarar verilmekte ve Eşcinseller suistimal edilmektedirler”.
Bu sözde iyileştirme terapileri aynı zamanda kişisel haklara da saldırı mahiyetindedir. Eşcinsel olan kişilere yönelik "hasta", "tedavi edilmesi gereken", "arazlı" gözüyle bakılması; bu insanların yok sayılması ve kendi özlerinin değiştirilmeye çalışılması anlamına gelmektedir.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, tüm dünya devletleri tarafından ortak değerler olarak kabul edilen insan hakları ilkelerini yansıtmaktadır. Beyanname, tüm insanların hiçbir ayrım gözetilmeksizin yalnızca insan oluşlarından dolayı eşit, özgür ve onurlu yaşama hakkına sahip olduğunu ilan etmektedir. Buna göre herkes, ırk, renk, CİNSİYET, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, DOĞUŞ, tabiiyet, servet ya da benzeri başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu beyannamede ileri sürülen tüm hak ve özgürlüklerden eşit bir şekilde istifade eder.

12 Aralık 2014 Cuma

Google’dan “Aşkı Yasallaştır” Çağrısı;

Google, eşcinselliği suç olmaktan çıkarmak ve dünya çapında homofobiyle mücadele etme amacıyla “Legalize Love” (Aşkı Yasallaştır) çağrısıyla bir kampanya başlatmıştı..
Türkiye’de ve dünyada kampanya basına Google’ın eşcinsel evlilikleri yasallaştırma çağrısı gibi yansısa da, Google bir açıklama yaparak kampanyanın evlilik konusuyla ilgisi olmadığını açıkladı. Kampanyanın amacı LGBT bireylere Google ofisleri dışında da güvenli bir ortam sağlamak.
Kampanyanın açılışı Londra’da çeşitli ülkelerden 100’ü aşkın hak savunucusunu biraraya getirecek “Aşkı Yasallaştır Konferansı” yapıldı.
Kampanya başlangıç olarak eşcinsel ilişkinin suç sayıldığı Singapur ve eşcinsel çiftlerin tanınmadığı Polonya gibi ülkelere odaklandı.
Google LGBT haklarını destekliyor

Google, geçtiğimiz yıldan beri Onur Yürüyüşleri’ni de destekliyor. Ayrıca Google ofislerinde hak savunucuları ve politikacıların katılımıyla LGBT haklarına yöneşik seminerler ve eğitimler de düzenliyor ve LGBT örgütleriyle ortak çalışmalar düzenliyor.
Google’ın LGBT çalışanlarının “Gaylers” adlı bir ağı da var.

Korkmayın, homofobi ve transfobi tedavi edilebilir hastalıklardır;

Homofobi, eşcinselliğe ve eşcinsellere duyulan korku, nefret ve bu duygulara bağlı olarak yapılan ayrımcı davranışlar için kullanılan bir kavramdır. Transfobi ise transeksüel, travesti, transgender, genderqueer gibi trans kimliklere duyulan korku, nefret ve ayrımcı davranışları içermektedir. Eğer homofobi/transfobinden kurtulmak ve tüm cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerini kucaklamak istiyorsanız danisma@lambdaistanbul.org mail adresinden Lambdaistanbul Ruh Sağlığı Komisyonu ile iletişime geçebilirsiniz.

Nefret Cinayetine İyi Hal İndirimi;

Geçtiğimiz sene eşcinsel Mustafa Murat Yücel’i öldüren ve müebbet hapis cezası istemiyle yargılanan C.T., iyi hal indirimden yararlandı.
Geçtiğimiz sene eşcinsel Mustafa Murat Yücel’i öldüren C.T., “iyi hal” indirimiyle 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
C.T., Ağustos 2011’de Taksim’de bir ir eşcinsel barında tanıştığı altı kişiyle birlikte Yücel’in evine gitmiş, Yücel’i kalbinden bıçaklanarak öldürülmüştü.
Müebbet hapis cezası istemiyle yargılanan C.T., “Olay gecesi Murat Yücel evde kızların olduğunu belirterek davet etti. Eve gittiğimizde kız olmadığını görünce, ‘Ben kız değil miyim, benim kızlardan neyim eksik’ diyerek kapıyı kilitledi. Bana ilişki teklif etti. Kabul ettim. Daha sonra ‘şimdi sıra bende’ diyince kendimi kaybettim” diyerek ağır tahrik indiriminden yararlanmak istediğini belirti.
Mahkeme, C.T.’ye önce müebbet hapis cezası verdi, ardından “iyi hal” indirimi uygulanarak 25 yıl ağır hapse indirildi.
Kaos GL’den Umut Güner kararla ilgili olarak; “Mahkeme hep sanığa inanıyor. Katiller, ‘bana ters ilişki teklif etti’, ‘ben onu kadın sanmıştım’tan sonra üçüncü bir yalan ile karşımıza çıkıyor. Hadi diyelim gerçekten ‘evde kadın var’ dedi ve ‘evde kadın çıkmadı’ bunun sonucu öldürmek midir? Hakimler bu cinayetlere ‘adi adam öldürme’ gibi bakmaya devam ettikleri müddetçe, güvenlik görevlileri bu cinayetlerdeki nefret saikini araştırmadıkları müddetçe adalet yerini bulmayacak ve katiller adalet sistemini ödüllendirmeye devam edecekler. Katilin ‘iyi hal’inin gündeme gelmesi ama toplumsal yapının beslediği nefret saikinin gündeme gelmemesi de adaletin heteronormatif yapısını gözler önüne seriyor.” diye konuştu.
Avukat Hayriye Kara ise karar hakkında şöyle konuştu:
“Genel olarak nefret cinayetlerinde ‘ters ilişki teklif etti, bu nedenle tahrik oldum, öldürdüm’ gibi savunmalar yapılıyor. Buradan bakarsak ters ilişki teklif etmek haksız bir fiil oluyor.
“Haberde geçen ise takdiri indirimdir. Burada hakimin takdir yetkisi daha geniştir. Kararı görmediğim için hakimin dayandığı nedenler hakkında yorum yapamıyorum. Ancak uygulamanın takdir yetkisine kalan durumlarda, daha önce de şahit olduğumuz gibi, LGBT bireylerin aleyhine sonuçlar oluşabiliyor.”
TCK madde 62; Takdiri indirim nedenleri
MADDE 62. – (1) Fail yararına cezayı hafifletecek takdiri nedenlerin varlığı hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis cezası yerine, yirmibeş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların beşte birine kadarı indirilir.
(2) Takdiri indirim nedeni olarak, failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar göz önünde bulundurulabilir. Takdiri indirim nedenleri kararda gösterilir.



4 Aralık 2014 Perşembe

Evlat sevgisi cinselliğin üstünde;

İki babası olan Milo, tesadüfen Gay Pride gününde (Eşcinsel Onur Günü) dünyaya geldi. O dokunaklı an, objektife böyle yansıdı.


İlk kez baba olan BJ Barone ve Frankie Nelson, oğulları Milo'yu Gay Pride gününde kucaklarına aldılar. Kanadalı fotoğrafçı Lindsay Foster, bu dokunaklı anı ölümsüzleştirdi. İki baba çocuklarını gördüğü ilk anda ağlamaya başladı. Fotoğrafçı Foster Facebook sayfasına, "Onlar da her ebeveynin hissettiği duyguları sonuna kadar yaşadı" diye yazdı. Çiftle uzun süre vakit geçirdiğini belirten Foster, "İkisinin de bebek sahibi olmaya son derece hazır olduğunu gözlemledim" ifadesini kullandı.

Olumlu olumsuz tüm yorumlara saygı duyduklarını söyleyen çift, "Yaşadığımız son derece saf bir aşk ve kucaklamadır. Milo koşulsuz sevgiyle büyütülecek. Hayatta birçok farklı aile ve insan tipi olduğunu bilerek ve bunu kabullenerek... Toleransı olmayan insanlar da dahil! Aşkın rengi, cinsi ve cinsiyeti yoktur. Aşk koşulsuzdur" diye yazdı.

24 Kasım 2014 Pazartesi

23 Ülkede Eşcinselliğe İdam Cezası Var...

İslam Konferansı Örgütü'ne üye, 57 ülke arasından seçilmiş 33 ülkenin yalnızca altısında eşcinsellik yasal; 4 ülkede durum belirsiz.
Kaos GL tarafından yayınlanan rapora göre, İslam Konferansı Örgütü'ne üye ülkelerde eşcinsellerin yasal durumları hiç de iç açıcı değil.
23 ülkedeyse, eşcinsellik idam, hapis, para, kırbaç veya sopa cezası ile cezalandırılıyor.
Afganistan, Endonezya, Irak ve Ürdün 'deki durumun belirsiz olduğu ve eşcinsellerin yasal durumlarında bir iyileşme olacağına ilişkin herhangi bir umut olmadığı gözleniyor.
Arnavutluk, Azerbaycan, Bosna Hersek ve Türkiye gibi eşcinselliğin yasal olduğu ülkelerdeki iyileşmeler, Avrupa Konseyi'ne üye olunmasıyla açıklanıyor.
Rapora göre, Avrupa'daki ülkelerle girilen yoğun ilişkinin eşcinsel hakları üzerinde olumlu etkisi var. Eşcinselliğin yasal olduğu diğer iki ülke de Kazakistan ve Kırgızistan.
Ülke ülke eşcinsellerin yasal durumu
Rapora göre, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 33 ülkede, eşcinsellerin yasal durumu şöyle:
Afganistan: Yasadışı (Belirsiz). Taliban döneminde idam ile cezalandırılan eşcinselliğin 2005 yılı itibari ile yasal konumu belirsizliğini korumakta. Ama bu konuda herhangi bir olumlu gelişme olması beklenmiyor.
Arnavutluk: Yasal. Komünist rejim döneminde eşcinselliğe hapis cezası öngören Arnavutluk Ceza Yasası 20 Ocak 1995'te değiştirilerek eşcinselliği suç olmaktan çıkardı.
Azerbaycan: Yasal. Azerbaycan Mayıs 2000'de eşcinsel eylemleri suç olmaktan çıkarttı.
Bahreyn: Yasadışı. Hapis cezası. Eşcinselliğe 10 yıla kadar hapis cezası öngörülmekte.
Bangladeş: Yasadışı. Hapis cezası. Bangladeş Ceza Yasası'nın 377 nolu maddesi eşcinsel eylemlerde bulunanlara 10 yıl ile ömür boyu hapis cezası öngörüyor.
Birleşik Arap Emirlikleri: Yasadışı. İdam veya hapis cezası. 7 farklı emirlikten oluşan Birleşik Arap Emirlikleri'nde hem federal ceza yasası hem de Dubai, Abu Zabi, Ras al-Haima ve Sarga Emirlikleri'nin yerel ceza yasaları eşcinselliği suç olarak kabul etmektedir. Federal yasa eşcinselliğin idam ile cezalandırılmasını öngörürken yerel emirlikler farklı cezalar öngörmektedir. Eşcinsellik Abu Zhabi Emirliği yerel ceza yasasında 14 yıl hapis ile, Dubai Ceza Yasası'nda 10 yıl hapis ile cezalandırırken diğer iki emirlikte değişen hapis cezaları öngörülmektedir. Eşcinsel ilişki sırasında yakalanan bir şahısın yerel veya federal ceza yasaları bağlamında yargılanıp yargılanmayacağı başsavcının vereceği karara bağlıdır.
Bosna-Hersek: Yasal. 28 Kasım 1998'de kabul edilen yeni ceza yasası eşcinselliğe referans vermemektedir.
Cezayir: Yasadışı. Hapis ve Para Cezası. 19 Haziran 1984'de güncellenen Cezayir Ceza Yasası'nın 388 nolu maddesi eşcinselliğe 2 ay ile 1 yıl arası hapis cezası ile 500 ila 2000 Dinar para cezası öngörüyor.
Endonezya: Belirsiz. Her ne kadar 2004 yılı itibari ile Endonezya Ceza Yasası'nda eşcinsellik ile ilgili bir madde bulunmasa da Adalet Bakanlığı'nın eşcinselliği cezalandırmak için çalışmalarda bulunduğu bildirildi.
Fas: Yasadışı. Hapis ve Para Cezası. Fas Ceza Yasası'nın 489 nolu maddesi eşcinselliğe 3 yıla kadar hapis cezası ve 1000 dirhem para cezası öngörüyor.
Filistin: Yasadışı. Hapis Cezası. Filistin Yönetimi'ne bağlı güvenlik güçlerinin yakalanan eşcinsellere işkence yapması ve hapis cezasına çarptırması çok yaygın olduğu ve aileleri tarafından bu nedenle öldürülmelerinin olağan karşılandığı birçok uluslararası insan hakları raporunda belirtilmekte.
Irak: Belirsiz ama yasadışı olarak kabul ediliyor. Her ne kadar Saddam Hüseyin döneminde 1969 yılında kabul edilen ceza yasası eşcinsellikten bahsetmese de, 2001 yılında Irak Devrim Muhafızları Konseyi'nin aldığı karar ile eşcinselliğin idam ile cezalandırılmasına karar verildi. Saddam Hüseyin'den sonraki yeni dönemde eşcinselliğin yasal durumu belirsizliğini korumaya devam etmesine rağmen bu konuda herhangi bir olumlu gelişme beklenmiyor.
İran: Yasadışı. İdam veya kırbaç cezası. 1991 yılında gözden geçirilen İran İslam Ceza Yasası eşcinselliği dört kategoride değerlendiriyor:
1. Erkek Eşcinselliği (Anal İlişki): Eğer eşcinsel eylem anal ilişki ile gerçekleşiyorsa yetişkinlere ceza idam olarak veriliyor. Eğer yetişkin değillerse 74 kırbaç ile cezalandırılıyorlar.
2. Tafhiz (yani birbirine sürtünerek eşcinsellik ilişkide bulunmak) 100 kırbaç ile cezalandırılıyor. Eğer aynı şahıs bu eylemi dört kez gerçekleştirirse idam ediliyor. Eğer iki erkek aynı örtü altında çıplak yatarlarsa cezaları 99 kırbaç olarak eğer birbirlerini şehvet ile öperlerse 60 kırbaç ile cezalandırılıyor.
3. Lezbiyenizm: İki yetişkin arasında lezbiyen ilişki gerçekleşmesi halinde ceza 100 kırbaç olarak veriliyor. Eğer aynı şahıs bu eylemi dört kez gerçekleştirirse idam ediliyor.
4. Gayrimüslimler de Müslümanlar ile aynı cezai yaptırımlara tabidirler.
Katar: Yasadışı. Hapis veya kırbaç cezası.1971 yılında yürürlüğe giren Ceza Yasası eşcinselliği 5 yıla kadar hapis ve kırbaç ile cezalandırıyor.
Kazakistan: Yasal. Kazakistan'da 1997 yılında eşcinsel eylemler suç olmaktan çıkarıldı.
Kırgızistan: Yasal. Uluslararası Af Örgütü'nün bildirdiğine göre, Kırgızistan, 1 Ocak 1998 tarihinde kabul ettiği yasa ile, eşcinsel seksi yasallaştıran dokuzuncu eski Sovyet Cumhuriyeti oldu.
Kuveyt: Yasadışı. Hapis cezası var. Eşcinselliğe 7 yıla kadar hapis cezası öngörülmekte.
Libya: Yasadışı.Hapis cezası. Libya Ceza Yasası'nın 407(4) nolu maddesi eşcinselliğe 3 ile 5 yıla kadar hapis cezası hapis cezası öngörmektedir.
Lübnan: Yasadışı. Hapis cezası veriliyor. Lübnan Ceza Yasası'nın 534 nolu maddesi eşcinselliğe 1 yıla kadar hapis cezası öngörüyor.
Malezya: Yasadışı. Hapis, para veya sopa cezası uygulanıyor. Malezya Ceza Yasası'nın 377 no'lu bölümü eşcinselliği 20 yıla kadar hapis, para ve sopa ile cezalandırılmasını öngörüyor.
Mısır: Yasadışı.Hapis cezası var. Her ne kadar yasalarda direkt bir referans olmasa da eşcinsellik yasadışı olarak kabul ediliyor. 1 Mart 2004'de İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün yayınladığı rapora göre, Mısır yönetimi eşcinsel ilişkiye giren bireyleri tutuklamaya ve onlara sistematik işkence yapmaya devam ediyor.
Nijerya: Yasadışı. İdam cezası. Laik yasa sisteminin geçerli olduğu eyaletlerde Nijerya Ceza Yasası'nın 42. bölümü eşcinselliğe 14 yıl hapis cezası öngörüyor. Şeriat hükümlerinin geçerli olduğu eyaletlerde ise eşcinselliğe taşlanma yolu ile idam cezası veriliyor.
Umman: Yasadışı. Hapis cezası. Eşcinselliğe 1 yıla kadar hapis cezası öngörülmekte.
Özbekistan: Yasadışı. Hapis cezası. Özbekistan ceza yasasının 120 nolu maddesine göre erkekler arası eşcinsel ilişki halen suç teşkil etmektedir ve üç yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir. Adı geçen maddede kadınlara yönelik herhangi bir referans yoktur.
Pakistan: Yasadışı. İdam, kırbaç veya hapis cezası. Zamanında laik sayılacak yasalara sahip olan Pakistan'da 1990 yılında şeriat hükümleri geçerli kabul edildi. Buna göre eşcinsellik duruma göre iki yıl hapis cezası, 100 kırbaç veya idam ile cezalandırılıyor.
Sudan: Yasadışı. İdam, sopa veya hapis cezası. 2005 yılına gelindiğinde Hıristiyan azınlığın halen katliamlara ve zoraki sürgünlere tabi tutulduğu Sudan'da iktidarı darbe ile ele geçiren ordu 1985 yılında şeriat hükümlerini yürürlüğe koydu. Buna göre eşcinsellik hapis, sopa veya idam ile cezalandırılıyor.
Suriye: Yasadışı. Hapis cezası var. Eşcinselliğe 1 yıla kadar hapis cezası öngörülmekte.
Suudi Arabistan: Yasadışı. İdam, kırbaç veya hapis cezası. Şeriat hükümlerinin geçerli olduğu ve eşcinselliğin yasa dışı olduğu Suudi Arabistan'da yakalananlar hapis, ömür boyu hapis veya idam edilerek cezalandırılıyor.
Tacikistan: Yasadışı. Hapis cezası. Madde 125.1'e göre erkekler arası eşcinsel ilişki halen suç teşkil etmektedir. Adı geçen maddede kadınlara yönelik herhangi bir referans yoktur. Eskiden yetişkin erkekler arasındaki eşcinsel ilişkiye idam cezası verilirken Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonra değiştirilen ceza yasalarına göre 25 yıla kadar hapis öngörülmektedir.
Türkiye: Yasal. Eşcinsel eylemleri cezalandıran hiçbir cezai hüküm yoktur.
Türkmenistan: Yasadışı. Hapis cezası. Madde 126.1'e göre erkekler arası homoseksüel ilişki halen suç teşkil etmektedir. Uluslararası gözlemciler bu maddenin halen yürürlükte olup olmadığını tespit edememişlerdir.
Ürdün: Belirsiz. 1951 yılında kabul edilen ceza yasasında eşcinsellikten bahsedilmemesine karşın uygulamada eşcinselliğin herhangi bir yaptırıma uğrayıp uğramadığı belirsizdir.
Yemen: Yasadışı. İdam veya hapis cezası. Eşcinsellik hapis veya idam ile cezalandırılmakta.

4 Kasım 2014 Salı

Gökkuşağı filmleri;

Geçtiğimiz ay düzenlediğimiz LGBT temalı kısa film etkinliğimizin ardından bu temayı özel dosyalarımıza taşıyarak ikinci bir adım atmak istedik. Nitekim sinema tarihindeki eşcinsel ve transseksüel karakterleri anımsamak adına son dönemin en çok beğenilen yapımlarından La vie d’Adele gibi ikinci bir neden daha vardı önümüzde. LGBT odaklı filmleriyle öne çıkan Pedro Almodovar, Gus Van Sant, Rainer Werner Fassbinder, Ferzan Özpetek ve Xavier Dolan gibi yönetmenlerin filmleri başucu kaynağımız oldu haliyle.
Her zamanki gibi her yönetmenin filmografisinden yalnızca bir filmi dosyaya dahil ettiğimiz çalışmanın LGBT temasının dikkate değer örneklerini bir araya getirdiğini umuyor, keyifli okumalar diliyoruz.

A Single Man (Tom Ford, 2009)

Toplumsal korkuların duvarları aşılmaz tabular yarattığını ve bu duvarların arasında sıkışan bireylerin hüznünü yansıtan A Single Man, moda dünyasının tanınan ismi Tom Ford tarafından hayata geçirilmiş bir film.
Bir akademisyen olan George, kaybettiği sevgilisi Jim’in acısıyla depresyona girmiştir. Fakat tuttuğu yas, sadece kişisel bir yas değildir, aynı zamanda 1960’ların Los Angeles’ında iki erkeğin birbirine âşık olmasını engelleyen, imkansız kılan bir toplumun da yasıdır. George her sabah aynaya bakar ve “Hadi şu günden kurtul gitsin!” der. Sürekli kendisini teğet geçen aşkı ve onun erişilmezliğini hissettikçe daha da kahrolur.
Tom Ford, moda dünyasında olduğu gibi A Single Man’de de hayli ‘şık’ bir yapıma imza atıyor. Işık, renk skalası, seçilen kostümler, 60’ları yansıtan onca detay, oyunculukların yönetimi… Kısacası her ayrıntı hüzünlü bir şiiri oluşturan nüvelere dönüşüyor. İçinde birçok unutulmaz an barından film, lgbt temasını daha önce eşi benzeri görülmemiş bir özen ve derinlikle yansıtarak saygıyı ve izlenmeyi hak ediyor.

Ausente (Absent, Marco Berger, 2011)
Çektiği filmlerle hatırı sayılır bir kitlenin takip ettiği yönetmenler arasında giren Arjantinli Marco Berger, birbirine yakınlaşmaya çalışırken duygular ve korkular arasında bocalayan iki erkeği konu ediniyor bu filminde. Hastalanan öğrencisini kalacak yeri olmadığı için kendi evinde misafir eden bir yüzme hocasının yaşadığı duygusal gerilim filmin kilit noktasını oluşturuyor.
Diğer filmlerinden farklı olarak korku duygusunu öne çıkarmayı tercih eden Berger’in, özellikle kara filmlere öykündüğü gözleniyor. Müzik ve kamera kullanımından faydalanarak sıradan sayılabilecek bir aşk hikayesini, başka bir janrın kalıplarında yapı bozumuna uğratan yönetmenin, karakterlerinin toplumsal normlardan duydukları korkuyu bir korku unsuru olarak kimlikleştirmesi oldukça çarpıcı bir detay. Hatırlanacağı üzere film 2011 yılında Berlin Film Festivali’nde LGBT sineması örneklerine verilen Teddy ödülünü kazanmıştı.

Boys Don’t Cry (Kimberly Peirce, 1999)
Kendisini asla bir kız olarak tanımlamayan Teena Brandon, dışlanmaktan kaçar, Falls City’ye gelir, yeni bir arkadaş grubuna girer, âşık olur. Sevgilisi o gruptan John’un hala sevdiği “ex”idir. John sabıkalıdır, sinirlidir. Brandon Teena’nın da aslında Teena Brandon olduğunu öğrenir…
Boys Don’t Cry, ana akım ABD filmlerinin pek azı Amerikan taşrasının haşin ve acımasız yüzünü gözler önüne serer. Onca maskülen kahramanlık hikayesi, canavarlar, robotlar, özel efekt dolu kurgular arasında cinsiyetçi, şiddet yanlısı, ezici ABD kırsalı filmleri, “Dünyaya sürekli yalan söyleyemeyiz” der gibidir. ABD dış politikalarına herkes az çok hakimdir. Fakat bağrının ta içini, oradaki özgürleşme ve varoluş mücadelesini çok görme şansımız yoktur. Tesadüf müdür bilinmez, Charlize Theron, Halle Berry ya da Hillary Swank, hep buna ayna tutan filmlerde canlandırdıkları rollerle akademi ödülünü almışlardır.
Swank ve Oscar daha çok “Million Dollar Baby” ile bilinir ama aldığı ilk akademi ödülü “Boys Don’t Cry” daki Brandon Teena rolüne dair. Gerçek bir hikayeyi, gerçeğine olabildiğince sadık kalarak anlatan film, bir ‘bağımsız film’ olarak anılmakla birlikte başrollerinde Hillary Swan’ın yanı sıra Chloe Sevigny gibi popüler oyuncuların da olduğu, Oscar yarışında “En iyi kadın oyuncu” klasmanında yer almış bir yapıt.

Brokeback Mountain (Ang Lee, 2005)
1963 yazında iki kovboy çobanlık yapmak için dağa çıkar. Kovboyların dostluklarının başlangıcı gergin ve tatsız olsa da zamanla aralarında ummadıkları bir aşk başlar ve on yıllara yayılır…
Çin sinemasının önde gelen isimlerinden Ang Lee’nin yönettiği Brokeback Mountain, gösterime girdiğinde dikkatleri üzerine çekmişti. Bunun sebebi büyük bütçeli cesur bir lgbt filmi olması değildi sadece şüphesiz. Ang Lee’nin konuyu tıpkı bir vakitler Denis Hooper’ın Easy Rider’da ele aldığı gibi Amerikan kırsalındaki ötekileşme, tabu dışına taşma temalarını andıran bir stille öyküyü işlemesi de filmin gördüğü ilgiyi besleyen bir faktördü. Öte yandan sinemanın ilk keşfedildiği günden beri Amerikan ve dünya kamuoyunda mitleşen ‘kovboy’ imgesinin bir eşcinsel olmasını da dikkate almak gerek. Malum, ‘kovboy’ figürü ataerkil bir düşüncenin, güçlü ve yenilmez erkeğin göstergelerinden biri olarak kabul edilirken Brokeback Mountain, bu kalıbı ters yüz ederek iki kovboyun birbirine aşık olması ekseninde işliyor öyküsünü.
Güzel bir aşk yaşandıktan sonra kovboyların kendi yollarına gitmesi, heteroseksüel bir kimlikle kendi hayatlarını kurması ve sürekli birbirlerine erişememenin, toplumun çizdiği keskin sınırları aşamamanın acısını tadıyorlar. Merhum Heath Ledger’ın, Joker rolüyle birlikte en iyi performansını sergilediği ve elbette Jake Gyllenhaal’ın da altta kalmadan ona eşlik ettiği film, gerek yapıbozucu hikayesiyle, gerekse Ang Lee’nin yönetmenlikteki stil sahibi maharetiyle 2005 senesinin kalbur üstü filmlerinden olmuştu.

Gece, Melek ve Bizim Çocuklar (Atıf Yılmaz, 1993)
Başrollerinde o dönemin belki de en yetenekli iki gencini barındıran film bizim hatırladığımızdan ya da hatırlamak istediğimizden başka, karamsar ve kirli bir 90’lar atmosferi barındırır. Hayat kadınlarının, transseksüellerin ve daha nicesinin kol gezindiği Beyoğlu’nun arka sokaklarında geçen filmde, birbirine hem çok benzeyen hem de hiç benzemeyen dört insanın tesadüfler sonucunda bir araya gelişleri ve mutsuzluklarla örülen yaşamlarına tutunma çabaları anlatılır.
Atıf Yılmaz’ın son yapımları arasında olan Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’ın senaristliğini Yıldırım Türker, sanat yönetmenliğini ise Mete Özgencil üstlenmiştir. Yönetmenin duyarlı bakışının, hüznü başka bir dünyada yorumlayan bu iki sanatçıyla bir araya gelişi gerçekten görülmeye değerdir. Melek rolünde izlediğimiz Deniz Türkali’nin müthiş performansı da en az filmin kendisi kadar gerçekçi, cesur ve değerlidir. Yeraltı edebiyatına mensup, kıyıda kalmış karanlık bir aşk şiiri gibidir bu film.

Kinsey (Bill Condon, 2004)
ABD’li biyoloji profesörü Alfred Kinsey’in cinsellik üzerine yaptığı çalışmalar süresince elde ettiği başarılar ve karşılaştığı zorluklar konu edinilir. Flasbackler eşliğinde ilerleyen filmde, Profesör Kinsey’in muhafazakar babası ile çocukluk ve ilk gençlik yıllarındaki ilişkisi ve bu ilişkinin Kinsey’in karakteri ve seçimleri üzerindeki etkileri anlatılır. Bir iktidar ilişkisi olarak ahlak bekçiliğine soyunan baba figürü, toplumun cinselliğe dair ikiyüzlü bakış açısını simgeler.
Erkeklere karşı cinsel dürtüler beslediği gençlik yıllarında ortaya çıksa da kendini dizginleyen Kinsey mutlu bir evlilik yapar ve üç çocuğu olur. Ancak bir gece erkek öğrencisi ile yaşadıkları kendine dahi itiraf edemediği gerçeği ortaya çıkartır. Kinsey bu durumu bilim ile doğrulamaya çalışsa da filmin genelinde, cinselliğin yalnızca bilim ile açıklanamayacak katman ve derinlikte olduğuna ve duyguları göz ardı etmememiz gerektiğine dair dipten bir düşünce akar. Cinselliğimizin doğamızdan kaynaklandığını ve bize ait olduğunu hissetsek de cinselliğin, toplumsal kurallar ağı ile sürekli yeniden kurulduğu ve denetim altında tutulduğu fikrine öne çıkaran Kinsey’in savunduğu bu fikirler, o dönem için oldukça radikal ve cinsel devrim için ilham vericidir.

Kiss of the Spider Woman (Hector Babenco,1985)
1985 yılında Brezilyalı yönetmen Hector Babenco tarafından çekilmiş olan bu film, Arjantin’in önemli yazarlarından Manuel Puig’in aynı adlı romanından uyarlanmıştır.
Hem yetmişli yıllarda Güney Amerika’da yaşanan faşizme dair, hem de faşizm kavramının bildiğimiz ve zaman zaman da fark edemediğimiz tüm çehrelerine dair çarpıcı bir hikâye anlatan Kiss of the Spider Woman‘de kahramanlarımız, sekiz on metrekarelik bir hapishane hücresinde birlikte olmak ve birbirlerini tanımak zorunda kalan Marksist devrimci Valentin ile eşcinsel Molina’dır.
Molina’nın masallar anlatan bir kraliçeye benzemesi, Valentin’in eşitlikten yana bir devrimci olmasına rağmen ona karşı beslediği önyargı, Molina’nın tüm kalbiye Valentin’in yanında durarak ona tüm beter anlarda destek çıkması ve giderek Valentin’in önyargılarının yerle bir oluşuyla aralarında tanımlanması zor bir bağ kurulması müthiş bir dokunaklılığa sahiptir.
Aşkı, dostluğu, yol arkadaşlığını, hürriyete duyulan özlemi bir de Valentin ve Molina’nın gözünden görmek, muhakkâk ki bir zenginleşme biçimidir.

La mala educacion (Bad Education, Pedro Almodovar, 2004)
Filmlerinde eşcinsel ve transseksüel karakterlere sıkça yer veren Almodovar’ın filmografisinde hüzünlü ve karanlık tonuyla ayrışan La Mala Educacion, disiplinli bir din okulunda eğitim görürken cinselliği ve aşkı keşfeden iki erkek çocuğunun yıllar sonra bir araya gelmesiyle yapar açılışını. Sonrasında flashback’ler ve ara hikayeler aracılığıyla karmaşık bir yapıya bürünen film kendini ifşa ettikçe izleyiciyi şaşırtıcı bir dramatik yapıyla karşılaştırır.
Hikayesinin dinamiklerini ve suçlu masum rollerini devamlı olarak değiştiren yönetmen bu komplike kurguyu her nasılsa takip etmesi ve anlaması son derece kolay bir şekilde sunuyor. Yer yer izleyiciyi ikna etmesi güç dolambaçlardan dönen filmi düzlüğü çıkaran, mutlu sona bağlanmasını beklediğimiz her kırılma anının hayal kırıklığıyla son bulmasıyla mümkün oluyor. Filmin ulaştığı sahicilik duygusunun sırrı da yine bu hayal kırıklıklarında yatıyor.

Le Fate Ignoranti (Cahil Periler, Ferzan Özpetek, 2001)
Yaktım gemilerimi dönüş yok artık geri / Tak etti canıma bu maskeli balo / Bu maskeli balo ve onların sahte yüzleri
Murathan Mungan’ın dizeleri zamansız ve mekansız. Dünya durdukça her toplumda, her dönemde güvenli ve konforlu yaşamını başarıyla sürdürürken ikinci bir hayata sahip evli adamlar olacak. Hatta ilkinde mutlu da olsa bu gizli yaşamında maskesiz, bir nebze daha rahat, belki de daha bir kendisi olacak.
Fakat bu iki paralel evrenin birbirine şahit olma olasılığı ne? Boyutlar arasında geçiş ne kadar sık yaşanır?
Bazen bir tesadüf olur. Le Fate Ignoranti’de olduğu gibi koca ölüverir mesela. “Önce resimleri duvardan kaldırdım” derken, resmin arkasında bir not görür üzgün Antonia, peşine düşer. Bambaşka bir hayatı fark etmekle kalmaz, buna doğru bir yolculuk da yapabilir. Mümkün. Birçok çevre tarafından “tuhaf yaşam formları” gibi yorumlanan insanlar arasındaki sevgiye ve dayanışmaya da şahit olabilir, ölmüş kocasıyla kurduğu düzen kapının ardını gördükten sonra kendisine çok anlamsız gibi görünebilir.
Ferzan Özpetek biraz da kendisini anlatıyor Le Fate Ignoranti’de. Arkadaşlarıyla birlikte sürdürdüğü apartman yaşantısı, bereketli bir masa etrafında keyif dolu sohbetler, vazgeçilmezi Serra Yılmaz, en mahreminden ölüm korkusuna kadar Le Fate Ignoranti’de Ferzan Özpetek’ten fazlasıyla var. Aslolanın korkular ya da kurulu düzenler değil, her daim sevgi olduğu mesajı da.

Les Amour Imaginaires (Heartbeats, Xavier Dolan, 2010)
Hayatımıza pek çok insan girer ve çıkar. Bunların arasında öyleleri vardır ki geldiği an zamanı yavaşlatır, bütün koşturmacamızı siler, döner ve ona kilitleniriz. Merak uyandırır, her şeyini bilmek isteriz. Sonra ilgimiz duygulara dönüşür. Yaşadığımız her dakikaya o duygular karışır. Zamanımızın da içine sızar ve suya atılan taşın halkaları gibi içimizde büyümeye başlar. O kadar büyür ki başka kimseye, hiçbir şeye yer kalmaz. Araya girenlereyse tepkimiz sert olur, isterse en yakınımız olsun. Onun ilgisini kimseyle paylaşamayız. Konuştuğu her kelimeyi on katıyla bedenimizde hissederiz. Yaşattıkları bizi delirtmesin diye ya daha çok içeriz sigarayı ya da tırnaklarımızı yeriz.
Sevmenin de ötesinde bir tutkuyla bağlanırız ona. Öyle bir dans eder ki önümüzde, “o ne danstır öyle*”, darmadağın oluruz. Öpüşmek, sevişmek de değildir derdimiz. Çünkü o hayatımızda çok daha büyük bir boşluğu doldurur: Duygusal boşluğu. Ancak ona yüklediğimiz anlam o kadar yoğundur ki bunu kaldıramaz ve her şey tepetaklak olur. Zaten o hiçbir zaman “öyle” demek istememiştir. Çünkü hiçbir zaman “öyle” bir insan olmamıştır. Ve asla “yalnızca bizi” sevmemiştir. Hazmetmemizin güç olduğu zamanları atlattıktan sonra “şimdi ne olacak?” diye beklerken acaba daha mı dikkatliyizdir yoksa yeni hatalara kendimizi hazırlar mıyız sanki her şey hayalden ibaretmişçesine? Bir göz kırpmaya bakar cevabı.
*Filmin “şimşekli” dans sahnesinde çalan The Knife’ın ‘Pass This On’ şarkısının sözlerinden bir kısım)

Milk (Gus Van Sant, 2008)
Amerika’nın eşcinsel olduğunu saklamadan bir devlet kadrosunda üst düzey yöneticiliğe seçilen ilk politikacısı olan Harvey Milk’in gerçek yaşam öyküsüne dayanan Milk son yılların en başarılı biyografik çalışmalarından biri olarak haklı bir üne sahip.
Eşcinsel yaşamları yok sayan ve baskı altında tutan 70’ler Amerikası’nda haklarını savunmak bir tarafa dile getirmekten yoksun insanların öncülüğünü yapan Harvey Milk’in hukukla ve toplumla verdiği mücadelenin hikayesi, eşcinsel haklarının bugünkü küresel durumu da göz önüne alındığında fazlasıyla kıymetli. Bu bakımdan sinemanın “bir hikaye anlatma” amacının bu filmde, önyargıların kolaycı musallat olduğu farklı yaşam şekillerinin doğru ifade edilebilmesi açısından misyoner bir özellik kazandığını söylemek mümkün.
Gösterime girdiği yıl birçok önemli ödül elde eden film, En İyi Özgün Senaryo dalında yazarı Dustin Lance Black’e, En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde ise Harvey Milk’i canlandıran Sean Penn’e ödül getirmişti.

Querelle (Rainer Werner Fassbinder, 1982)
Jean Genet’in romanından uyarlanan Querelle, eşcinsel bir adamın barda başlayan tuhaf ilişkisini anlatır. Fakat yönetmen koltuğunda eğer Rainer Werner Fassbinder oturuyorsa acının, göz yaşının ve sürreal dilin varlığı kaçınılmaz oluyor.
Fassbinder, izleyiciyi gerçeklikten uzaklaştırıp formalist dille tasarladığı mekanlarda sürreal bir atmosfer yaratıyor. Fetişizmin ve tutkunun şiddetle örtüştüğü, aşkın bir yıkım olduğu filmde, eşcinsellik aynı zamanda farklı bir izlek olarak da vücut buluyor. Fassbinder’ın son filmi olan ve kendisi öldükten sonra vizyona giren Querelle, set tasarımlarındaki semboller, neon ışık kullanımları ve fetiş kostümlerle bir zihnin bilinçaltında gezinen ayrıksı bir yapım.
Filmin esas gücü ise merkezindeki ironiden kaynaklanıyor, dogmatik normlara bağlı toplumların gözündeki eşcinsellik kimliğini, eşcinsel bireylerin dünyasını absürdleştirerek bir nevi kara mizah yapıyor. Hikayeyi de Freud’un sözlüğünden ilerletip her neseneyi, her şeyi erkeklerin dünyasındaki cinsel etkileşim fikrine dayandırıyor.
Sanırım Querelle için kült bir film demek abartı olmaz.

The Rocky Horror Picture Show (Jim Sherman, 1975)
1975 yılında, Jim Sharman’ın yaptığı tatlılı ekşili, mavrası bol, gezegenlerüstü bir rock müzikali olan bu film, yağmurlu bir gecede yanlış yola sapan ve yardım istemek için en yakındaki şatoya gitmeye mecbur kalan çiftimiz Janet ve Brad’in başına gelenleri anlatıyor. Janet ve Brad, hiç bir aşırılığı olmayan, klâsik, beyaz, mutaasıp bir çifttir. Henüz nişanlanmayan ikili, normal hayatlarını, onlara biçilen toplumsal rollerle geçirmektedirler. Oysa yardım istemek üzere girdikleri şato, Transilvanya Gezegeni’nin harikulâde maestrosu, billur travesti Dr. Frank N Furter’in şatosudur ve tam da o gece kendi icâdı, ev yapımı aşk makinası Rocky Horror’u canlandırıp konuklarına tanıştıracağı gecedir.
Janet ve Brad, bu zamana dek ezber ettikleri her şeyin deforme olacağı o meşum gecede, önce kıyafetlerinden ve sonra giderek tüm ahlaki takıntılarından kurtulacaklardır.
The Rocky Horror Picture Show, tüm sevimliliği ve seksiliğiyle bütün bir normalliğe laf sokuyor gece boyu. Dansları, şarkıları, kostümleri, efsane performansları ve kalın dudaklı bir çuvaldıza benzemesi nedeniyle “Öteki İşler”in baştacı olanları arasında yaklaşık kırk senedir ısrarla sayılıyor ve elbet sayılmaya devam edecek. Ahlaksızca, çok eğlenin!

Tomboy (Celine Sciamma, 2011)
Renklerinin yumuşaklığı ve göz okşayıcılığı ile, hikayesinin naifliği ile, izleyiciye verdiği tuhaf, buruk ve aynı zamanda güzel hiselerle Tomboy bir gökkuşağı filmi.
Yeni bir semte taşınan Mikhael, yeni arkadaşlıklar, yeni çevreler edinmeye başlar. Kendisinden hoşlanan bir kıza karşılık bile verir. Ne var ki Mikhael’in bir sırrı vardır ve hem ailesi, hem de çevresi tarafından keşfedilmemesi için elinden geleni yapar.
Fransız yönetmen Celine Sciamma, altından kalkması zor bir projeyi alnının akıyla tamamlıyor. Film nispeten düşük bir bütçeyle, oyuncularıyla ve sade diliyle oldukça mütevazı. Fakat zorluk da burada yatıyor. Oyuncu kadrosunun çoğuluğunu oluşturan çocukların yönetimi, inandırıcılığı ve dengeli bir seyir izlemesi gerçekten çok zor bir iş ve Sciamma bunu başarmış. Özellikle Mikhael’i canlandıran Zoe Heran’ın yeteneği göz ardı edilecek gibi değil.
Küçük bir çocuğun kimlik ve cinsiyet karmaşasını oldukça gerçekçi bir dille anlatan Tomboy, beylik laflar söylemekten, genel geçer yargılara varmaktan, kıssadan hisse’ci bir tavır sergilemekten itina ile kaçınıyor. Sonuçta da göz dolduran bir cinsel kimlik çatışmasını yalın ve derin bir şekilde görsele taşıyarak takdiri hakediyor.

Transamerika (Ducan Tucker, 2005)
Amerika Psikiyatri Birliği, cinsiyet değiştirmek isteyen insanları davranış bozukluğuna sahip ve cinsiyet uyumsuzluğu olan hastalar olarak damgalamaktadır. Öyle ki bir insanın kendini nasıl hissettiği önemsenmeden, resmi olarak cinsiyet değişimi operasyonu ancak bu birliğin onayı ile mümkündür. Bree bu onayı alabilmek için çok mücadele eder ve sonunda resmi olarak ameliyat olmayı “hak eder”. Ancak aynı gün New York hapishanesinden gelen telefonla hayatı hiç beklemediği şekilde değişir. Bree’nin yıllardır varlığından haberdar olmadığı bir oğlu ortaya çıkar. Oğlunun ise babasının artık transeksüel olduğundan haberi yoktur. Bundan böyle bu iki insanın yolları kesişecek ve birbirlerini tanımaya başlamaları ile küçük sırları su yüzüne çıkacaktır.
İnsan hayatta her şeyden önce kendini yaşama cesaretini göstermelidir, ancak bu her zaman o kadar kolay değildir. Kendini yaşama cesareti yolundaki bu süreçte, gündelik hayatın en sıradan alanındaki zorlu mücadeleden, bedelini canınla ödemeye kadar uzanan geniş bir yelpazede sonuçlar doğabilir. İşte bu filmde de bir transseksüelin kadın olma yolunda verdiği mücadele anlatılsa da filmin ana teması, ancak kendini yaşama cesaretini gösteren insanların kendi hikayesinin kahramanı olabileceği ve bunun her şeye değeceğidir.
Cannes, Berlin, Tribeca gibi birçok uluslararası film festivalinden ödülle dönen 2005 yapımı filmin en dikkat çeken yanı, Altın Küre de dahil olmak üzere bir çok yerde en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanan Felicity Huffman’ın olağanüstü oyunculuğu. Özellikle filmin sonlarına doğru, hep hayal ettiği şeyi başardığında oluşan bir boşluk hissi ile ağlama sahnesi, filmin en gerçekçi ve etkileyici sahnelerinden biri olarak hafızalardan çıkmayacak türden.

Weekend (Andrew Haigh, 2011)
2011 yılında, Andrew Haigh tarafından çekilen Weekend, İngiltere’nin yüz akı olan bağımsız filmlerden. Weekend, Queer Sineması’nın yıllar içinde dönüştüğü biçimin giderek daha verimli ve klişelerden paçayı kurtarmış olduğunun hâlâ taze olan bir delili adeta.
Statik bir şehirde, kendisine biçilen statik bir hayatın içinde olan Russell, bu durumla barışık yaşamaya kendini alıştırmış, heteroseksüel arkadaşlarının yanında bir şekilde var olmaya çalışan ve bu konuda en yakın arkadaşı Jamie’den büyük destek gören bir eşcinseldir. Bir gece, bir barda tanışıp beraber olduğu Glen’in hayatına girmesi, başlarda göründüğü gibi öylesine bir tek gecelik ilişki olarak kalmayacaktır. Hepi topu bir kaç günlük olan bu ilişkide, Glen’le Russell’ın yalnızca birbirlerini tatmin etmelerine, müthiş bir enerjiyle sevişmelerine değil, uzun sohbetlerine, birbirlerini yavaş yavaş tanımalarına, dünyada varlık göstermeye dair düşüncelerine de tanıklık ederiz.
Uzun tek plânlarıyla, tartıştığı meselelerle, kusursuz aktörleriyle kaçırılmayacak cinsten bir film Weekend.
Yalnız hissedişlerin hangi kılıkta, hangi taşın altından çıkacağı muallak. Etrafımız mayın tarlası gibi. Ama insan, illâ da bir mayına çarpacak değil ya! Hem, vaktimiz dar olsa da.